KARANLIĞA AÇILAN KAPI / Öykü
- Düş ve Mitos

- 3 Oca
- 4 dakikada okunur


KARANLIĞA AÇILAN KAPI
Hasan Çelikkol
Öykü
İhsan Y, otuzlu yaşlarının başında, dostluğunu hiç eksik etmeyen lise arkadaşımdı. Liseden sonra yollarımız ayrılmış, o makine mühendisi ben de gazeteci olmuştum. Bugün öğlene doğru telefon edip “akşam yemeğine ne dersin Tufan?” dediğinde çok sevindim.
Tam zamanında söz ettiği restorana gittim.
Restoranın loş ışıkları altında, uzun uzun sohbet ettik. Eski günlerden, girdiği kooperatifteki usulsüzlüklerden. Çalıştığı şirketin zor durumundan. Ücretlerini gecikmeli aldıklarından.
“Sağlığın yerinde mi sen ona bak İhsan” dedim.
“Haklısın” dedi gülerek sonra ilave etti. “Buraya gelirken bir cüzdan buldum biliyor musun Tufan,” dedi. “İçinden bir kimlik, bir fotoğraf ve biraz da para çıktı.”
“Eee, kiminmiş?” diye sordum merakla.
“Tayfun Karaçakır,” dedi.
Tayfun Karaçakır ismi ile belleğimde saklı kalmış bir haber canlandı. Geçen ay, bir cinayet olayında adı geçen ama “suçsuz” bulunan adam. O günlerde önemsememiştim. Şimdi o isim yeniden karşıma çıkıyordu, hem de bir cüzdanın içinden.
Başımı hafifçe yana eğip İhsan’a baktım.
“İçinde bir fotoğraf var demiştin.”
“Evet bir kadın ile bir adam.”
“Görebilir miyim?”
İhsan yarı tebessümle başını salladı. Ceketinin iç cebinden cüzdanı, sonra da içindeki fotoğrafı çıkarıp verdi.
Loş ışıkta fotoğrafa baktım.
O an, içimdeki gazetecilik merakı, sıradan bir yemeğin sıradan olmayacağını söylüyordu.
X
Fotoğrafta iki kişi vardı. Biri Serpil Kuru’ydu ama diğerini tanımıyordum.
Serpil Kuru… Şehrin en ulaşılmaz yüzlerinden biriydi. Onun hakkında yazılan yazılar hâlâ gazetelerin ekonomi sayfalarında duruyordu.
“Genç yaşta büyük bir sermaye imparatorluğu…”
“Kadın girişimcilerin öncüsü…”
“Soğuk ama kararlı bakışlar…”
Bir ara onunla görüşmek istemiştim. Arayıp sekreterine ismimi versem de hiçbir yanıt gelmemişti. Serpil Kuru’ya yaklaşmak, hemen hemen bir dağın zirvesine tırmanmaya benziyordu. Peki ama bu fotoğrafın Tayfun Karaçakır’ın cüzdanında ne işi vardı?
Fotoğrafı masaya bıraktım. Başımı kaldırıp İhsan’a baktım.
“Biliyor musun,” dedim, “bu fotoğraftaki kadın var ya bu şehirde ulaşamadığım insanlardan biri.”
İhsan, kaşlarını kaldırıp merakla baktı.
“Kim?”
“Serpil Kuru.”
Bir süre sustuk. Sonra “Bu cüzdanı bana verir misin?” dedim. Sesim sakindi ama içime çoktan kıpırdamış olan gazeteci merakı sarmıştı.
İhsan “Olur tabii,” dedi.
Cüzdanı cebime yerleştirdim.
İhsanla vedalaşırken ona hafifçe sarıldım, sonra dönüp ağır adımlarla arabama doğru yürüdüm.
x
Eve vardığımda gece yarısını geçmişti. Odanın içine yalnızca sokak lambasının ışığı düşüyordu. Masanın üzerine cüzdanı koydum. Sonra bilgisayarımı açtım. Ekranın ışığı, yeni bir dünyanın kapısını aralar gibi yüzümü aydınlatıyordu.
Arşivlere daldım… Tayfun Karaçayır ile Serpil Kuru arasında bağlantıyı bulmaya çalıştım ama bulamadım.
Sonra fotoğrafta Serpil Kuru ile yan yana duran adamı bilgisayara aktardım ve Google Lens üzerinden tarattım.
Fotoğraftaki adam Jose Antonıo Durkayn olduğunu öğrendim
Bu defa Jose Antonio Durkayn hakkında bilgi edinmeye başladım. Güney Amerikalı esrarlı ve tehlikeli baronmuş. Boy boy fotoğrafları vardı. İş dünyası toplantıları, yabancı şirketlerle ortaklık anlaşmaları, görkemli açılış törenleri.
Birden Selda K’yı hatırladım. Selda K, ölümünden birkaç gün önce uluslararası uyuşturucu trafiğindeki Baronlardan söz etmişti. “Araştırmalarım devam ediyor. Henüz sonuca gelemedim ama bu işin içinde düşündüğümden çok fazla kişiler var. Serpil Kuru adını not et Tufan. Bir şey döndüğünü hissediyorum ama şimdilik ne olduğunu bilmiyorum. Dosyalarımda acayip bilgiler var. Bu konuyu sonra konuşmak istiyorum seninle.”
Sonra konuşamadık.
Selda K, bir trafik kazasında öldü.
Yarın ilk işim annesinin evine gitmek olacaktı.
X
Sabah erken kalktım. Çantama not defterimi, smart diskimi, fotoğraf makinamı koydum. Sokağa çıktığımda içimde tuhaf bir his vardı.
Selda K’ın annesinin evine vardığımda, hava hâlâ serindi. Kapıyı annesi açtı. Gözlerindeki keder, yüzünde uykusuz gecelerin çizgileri geçmemişti. Bir an sessizce baktı, sonra başını öne eğerek içeri davet etti.
Küçük, ağır perdelerle kapatılmış salonda bir masa, masanın köşesinde de Selda’nın bilgisayarı duruyordu. Bilgisayardan birkaç bilgiyi bakmak istediğimi söylediğimde başını sallayıp odadan çıktı.
Bilgisayarı açtım. Masaüstünde farklı klasörler vardı. “Projeler”, “Röportajlar”, “Belgeler” ve “Özel notlar.” Özel Notlara tıkladım. İçinde çeşitli metin dosyaları, PDF’ler, fotoğraflar vardı.
Metin dosyalarının birinde şu cümle yazılıydı:
“Serpil Kuru – uluslararası bağlantılar. Güney Amerika’dan gelen mal, Avrupa limanlarından geçiyor. Bu işte karanlık isimler var.”
Bilgisayardaki belgeleri incelemeye devam ettim. Her klasör, başka bir kapıyı açar gibiydi. “Belgeler” dosyasının içinde yabancı dillerde yazılmış sözleşmeler, şirket isimleri ve anlaşmalar vardı. Çoğu Panama, Lüksemburg ve Karayip adalarında kurulmuş paravan şirketlere aitti. Para izini sürmek kolay değildi ama belgelerin satır aralarında ortak bir imza hep gözüme çarpıyordu. Serpil Kuru.
Bir PDF dosyasında, bir rapor dikkatimi çekti. “Lojistik S.K. tarafından yürütülüyor Ödemeler offshore hesaplar üzerinden aktarılıyor. Rotalar, Buenos Aires – Rotterdam – İstanbul.”
S.K, Serpil Kuru’dan başkası olamazdı.
Fotoğraflar klasörünü açtığımda, bir toplantı salonunda çekilmiş bulanık kareler buldum. Serpil Kuru, arkasında yabancı iş adamlarıyla masada oturuyordu.
O an her şey yerine oturdu.
Serpil Kuru yalnızca iş dünyasının parlayan yıldızı değil, aynı zamanda uluslararası bir kaçakçılık örgütünün üyesiydi.
Ve Selda… Selda, bu zinciri fark etmişti.
Kalbim sıkıştı. Demek ki Serpil’in ölümü, bir kaza değildi.
x
Ertesi gün öğleye doğru, cüzdan cebimde Tayfun Karaçakır’ın adresine doğru yola çıktım. Ana cadde üzerinde güzel bir apartmandaydı dairesi. Aşağıdan kapı zilini çaldım.
Cevap veren olmadı.
Zili bir kez daha çaldım. Yine cevap yoktu. Merdivenleri ağır adımlarla çıkarken, koridorda tuhaf bir sessizlik vardı. Kapının önüne geldiğimde, aralık olduğunu fark ettim. İçimdeki huzursuzluk büyüyordu. Tereddüt etmeden kapıyı ittim ve içeriye girdim.
Salon loştu. Koltuğun önünde yere yığılmış bir beden gördüm. Yaklaştığımda Tayfun Karaçakır yerde yatıyordu. Gözleri aralanmış, nefesi güçlükle çıkıyordu.
“Hemen ambulans çağırayım,” dedim panikle. Elini kaldırıp durdurdu. Dudakları zorla kıpırdadı:
“Beni… Beni öldürmek istediler…”
Dizlerimin üzerine çöktüm.
“Kim? Kim yaptı bunu?”
Kısık bir sesle, kelimeleri neredeyse fısıldayarak söyledi:
“Serpil… Serpil’in adamları…”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Neden?” diye sordum.
“Onun karanlık işlerinde… Ben de vardım. Ama... Beni cezalandırdılar…”
Zor nefes alıyordu. Kan gömleğini sırılsıklam etmişti.
“Serpil’in örgütü… Ölüm taşıyor… Dikkat…”
Sözleri boğazında düğümlendi. Bir kez daha nefes almaya çalıştı ama göğsü sanki kilitlenmişti. Gözleri açık kaldı. Son cümlesi havada asılı kaldı:
“Beni…”
Elim titreyerek nabzını kontrol ettim. Artık atmıyordu.
Tayfun Karaçakır, karanlık örgütün gölgesinde hayatını kaybetmişti. O an anladım ki, elimdeki dosyalardaki bilgiler nedeniyle her an ölüm bana da gelebilirdi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Bu şehirde kimin gölgesinde dolaştığımı artık biliyordum.
Geri dönüş yoktu.
Ben bir gazeteciydim. Ve bu oyunun sonunu ben yazacaktım.




































































































Yorumlar